Temmuz-Ağustos 2003 / Juli-August 2003

Türk edebiyatının saklı bahçesi: Hüseyin Cöntürk

Osman ÇUTSAY

22 Haziran’da sabaha karşı, Ankara’da bir hastanede, henüz öneminin farkına varılmamış bir genç adam, 85 yaşında, sessiz sedasız aramızdan ayrıldı: Hüseyin Cöntürk.

Genç adam? Evet: 1918’de işgal şerefsizliğinin eşiğindeki İzmir’de ve Osmanlı uyruğunda doğmuştu. Girit göçmeni yoksul bir ailenin bu zeki çocuğu, sonra “Cumhuriyet Türkiyesi”nin olanaklarıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdi. Başarılı bir uzman ve yönetici olarak, diğer eğilimleriyle birlikte aklın özgürleştirici rüzgarında çok ilginç bir ömür geçirdi.

Artık aramızda değil.

Türk “aydını”, bu ciddi mühendisin ve nitelikli yöneticinin, asıl önemlisi, Türk edebiyatına girmiş en derinlikli eleştirmenin farkında değil. “İlgililerin başka hesaplarla bilgisiz, bilgililerin de yine benzer hesaplarla ilgisiz olduğu bir bataklıktan başka ne beklenebilirdi?” diye sorulabilir. Yanıtı, zordur.

İleri yaşlarında bile “postmodernizm-mühendislik” ilişkilerini sempozyumlarda bildiri konusu olarak işleyecek kadar meraklı bu pırıl pırıl ve çalışkan zekadan, her şeyi bilen “aydınlarımız” haberdar değil, haberdar olanların da ezici çoğunluğu anlamış değil. Türk edebiyatı en keskin zekalı bir oğlunu yitirmiş bulunuyor. Bu Türk edebiyatı, hani 30 yıldır sanki böyle bir isim hiç yaşamamış, özellikle 1955-1972 arasında harıl harıl kitaplar yayımlamamış, makaleler kaleme almamış, dergiler çıkartmamış gibi, adını bile anmadığı o ufak tefek dev adamın büyük dünyasını mı merak edecekti? Nitekim hatırlamadı da. Ama...

Ama kısa bir süre sonra, ucuz bir pazar açılabilir ve çürümenin simgesi rengarenk medyamız ile onun uzantısı niteliğindeki birçok yayın organında birdenbire Hüseyin Cöntürk adı çalkalanmaya başlayabilir.

Herhalde öyle olur.

Türk edebiyatına 50’lerin ortasında ve özellikle tüm 1960’lara (Evrim, Dönem ve ille de Yordam dergileriyle) bir bıçak gibi giren Cöntürk, 70’lerin başında atonal müzik çalışmalarına yoğunlaşınca, eleştiri yazılarını yayımlamaya son vermişti. Eşine az rastlanır durulukta, adeta mühendislik hesaplarıyla kurulmuş özgün bir dil eşliğinde ve maddeci dünya görüşüne oturan bir duruşla eleştiriler kaleme alırken de zaten pek itibar görmüş değildi. Türk edebiyatında böyle bir hareketlenme yaşanmamış, o yoldan Cöntürk diye bir isim hiç geçmemişti sanki.

İlgililerin belli hesaplarla bilgisizliği, bilgililerin de yine benzer hesaplarla bağımsız girişimleri “tecahül etmeyi” iş saydığı bir âlemin sürdürücüleri, acaba Hüseyin Cöntürk’ü yakında açık artırmaya çıkarır mı? Hiç kuşkusuz öyle olacaktır.

Hiçbir çabasını anlamadılar. “Neyi anladılar ki, Cöntürk’ü anlasınlar?” diye sorulabilir. Onu gerçekten en iyi anlamış iki isim, 60’ların ele avuca sığmaz iki gencecik edebiyat çılgını,biri geçen yıl pek erken yitirdiğimiz Eser Gürson, diğeri ise hepimizin gözünde Cöntürk’ün manevi oğlu konumundaki şair-eleştirmen Haluk Aker, geride kalmayı, sahne dışına çıkmayı, onun gibi yapıp bu büyük bataklığa hiç bulaşmamayı tercih ettiler.

Cöntürk’ten bize bir güzel emanet, Haluk Aker kaldı. Peki onu bugünlerde fark eden var mı? Kaç kişiyiz? Ne kadar da yoksuluz?

Belki de inanılmaz zenginiz... Öyleyiz.

Hüseyin Cöntürk’ün aklı, eşine az rastlanır derinlikteki kültürü, kendisi öyle formüle etmese de, toplumcu dünyamıza açılan görkemli bir kapıya benzetilebilir. Ama o, en çok bize, Türkiye’ye benziyordu. Bütün arayışlarına şu veya bu gerekçeyle set çekilebilmişti ve o, sonunda, “zamanın belki de kendisi için yeterince olgunlaşmadığı” kanısına kapılarak, köşesine çekilmeyi seçti. 30 yıl, kendi köşesinde yaşadı. Osmanlıca ve İngilizce metinlerin zenginliğiyle yeni edebiyatımızı da harmanlayarak, kendi gökkubbesinde bir güzel dünya yarattı. Bu dönemin tanığı, Haluk Aker başta olmak üzere, bazı dostlarına yazdığı düzenli mektuplardır. Bu arada, Divan Edebiyatı’na günümüzden ve maddeci bir bakış olarak basıma hazırladığı, şimdilerde Aker’in elini bekleyen kitabı başta olmak üzere çeşitli eserleri...

Onu unutan ve unutturan tüccarların, şimdi bu eserlerin peşine düşmemesi mümkün değil.

Köşesine çekilmeyi, geçici dünya nimetlerine burun kıvırmayı ve hep çalışmayı, çok çalışmayı, sürekli üretmeyi iş belleyen bir büyük yazar, 85 yaşında aramızdan ayrıldı. Tüm etkinliğini “Bağımsızlık, sorumluluktur!” cümlesiyle özetleyebiliriz. Türk düşüncesine, yani sadece edebiyatımıza değil, mühendislik tarihimize ve sosyolojimize de katkıda bulunmuş bu zeka usulca aramızdan çekildi. Çırpınan ve yükselen bir Türkiye’nin ürünüydü. Gencecik solcularla birlikte, o görkemli 60’lardaki yükselişe büyük bir içtenlikle katılmıştı... Batağın içinde, şeriat eskilerinin elindeki bir Türkiye’de bizi bıraktı.

Nurullah Ataç’ın Ahmet Hamdi Tanpınar eşliğinde açtığı bir çember, ancak Hüseyin Cöntürk’ten sonra, daha doğrusu asıl onun eserlerinin yayınlanmasıyla birlikte tamamlanacak: Bu, Türk sosyalistlerinin görevidir.

Şimdi biz, eğer biz, yani Türk ilericiliği, yani Batı’nın önünde demokrasi cıvıklığını bahane bilerek taklalar atmayı ve içerde de ortaçağ metafiziğinin tüm yansımalarını din hayranlığı olarak solculuk diye satmayanlar, Cöntürk’ü, “Türkiye 1923” projesini, bu büyük bataklıktan çekip alarak, kendi eşitlikçi ve özgürleştirici, kamu ağırlıklı özgün zamanlarımıza taşımazsak, neler yitirdiğimizi bir kez daha göreceğiz.

Kimdi bu Hüseyin Cöntürk? Kimdir?

Buradan ve yeniden başlayabiliriz.

O zaman ayrılık acısı, yanıtlarımızla birlikte hafifler, belki yeni bir aşka, yani bir ülkeyi ve halkını, hatta bütün bir insanlığı yeniden yükseltme inadına dönüşür...

Cumhuriyet Hafta, 27 Haziran 2003