Zenginden Alıp Fakire Vermek...

AHMET NAZ

İnsanlar devlet veya devlet benzeri yapılar içinde yaşamağa başladıklarından bugüne kadar siyasal ve toplumsal adalet arayışına girişmişlerdir. Eski Mısır’da, yani Hz. İsa’dan 2100 yıl kadar önce, “Erk sahipleri zayıfların sırtını güçlendirmek için yaratılmışlardır” denmiş. Babil kralı Hammurabi (M.Ö. 1793-1750), kendi adıyla anılan Hammurabi Yasaları’nda toplumsal adalet sorununa yanıt aramış ve “Adaletin Kralı” olarak adlandırılmıştır.

Kitaplı kitapsız dinlerden liberal ve sosyalist kuramlara kadar bütün öğretilerin temel konularından birisi, toplumsal yaşam içinde adalet sorunudur. Yahudilik, o dönemin artan yoksulluk sorununa çözüm arayışında, aynı zamanda adalet anlamına gelen, “zedakah” ilkesini bulmuş ve bir “yoksullar vergisi” olarak kurumlaştırmış. Hıristiyanlık içinde değişik düşünür ve gruplar, özel mülkiyetin “toplumsal çıkar ve yarar” ilkesine bağlı olmasını vurgulamışlar. İslam da sadaka gibi gönüllü, zekat gibi zorunlu yardım ve vergilerle toplumsal eşitsizliklere karşı çözümler önermiş. Budizm öğretisinin değişik kolları da yoksulluk ve varsıllık sorunlarıyla ağırlıklı olarak uğraşmışlar ve bunlardan bazıları serveti olanlara “servetiniz yokmuş gibi” yaşayınız öğüdünde bulunmuşlardır.

19’uncu yüzyılda yaşayan ve marksist kuramın kurucusu olarak tanınan Karl Marx’tan 2002 yılının kasım ayında ölen ve liberalizmin büyük düşünürü olarak bilinen John Rawls’a kadar çok sayıda seküler düşünür de “Toplumsal yaşamda sosyal adalet nasıl sağlanır?” sorusuna yanıt bulmağa çalışmış ve her biri kendi düşünce sistemine göre çareler sunmuş. Marx çözüm olarak uzun vadede sınıfsız toplumu ve bu toplumda geçerli olacak “herkesin yeteneğine göre çalışması, herkese ihtiyacına göre verilmesi” ilkesini formüle etmiş. Amerikalı Rawls da “eşitsizliklerin, toplumda en zayıf olanların yararına olması koşuluyla, kabul edilebileceği” kuralının liberal toplumda temel alınması gerektiğini vurgulamış.

Bütün bu peygamberler ve düşünürler bu türden önerileri nedeniyle “hırsız” olarak tanımlanabilir mi? Bütün bu dinler, öğretiler ve kuramlar “hırsız” olmayı mı öğütlemekte, “hırsızlık düşü” mü görmektedirler?

Milliyet gazetesinin 7 Haziran 2003 cumartesi günkü sayısında, bu gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olarak tanınan Mehmet Y. Yılmaz kendi köşesinde “Çocuklarımızın ’hayal’ kurması hayal oldu” başlıklı bir yazı yayınladı. Yılmaz bu köşe yazısında Türkiye’de Elazığ ilinin Palu ilçesinde kaymakam tarafından çocuklar arasında yaptırılan bir anketin sonuçlarını değerlendiriyordu.

Bu ankete 1601 öğrenci katılıyor ve çocukların şu soruya yanıt vermeleri isteniyor: “Görünmez biri olsaydınız, ne yapardınız?”

Bu ankete katılan çocukların yüzde 25’i, “görünmez biri oldukları takdirde ’zenginden alıp yoksula vermek’ eylemini yerine getireceklerini söylemişler.” Mehmet Y. Yılmaz’ın yazdığına göre, çocukların “yüzde 70’i ekonomiyi düzeltecek, okul, hastane gibi hayır işleri yapacak, çevreyi güzelleştirecek, dünyaya barış getirecek, doğal afetlerde insanlara yardım edeceklermiş”.

Şimdi Mehmet Y. Yılmaz tarafından bu sonuçların nasıl yorumlandığına bakalım: “Çocuklardan ‘hayal kurmaları’ istenmiş ve çocuklar ne yazık ki hayal dahi kuramamışlar”; “Hırsız olma düşü!”; Amaç ne kadar ’Robin Hoodvari’ kutsal amaç’ta olsa gerçek bu... Çocuklar ’hırsız’ olmayı hayal ediyorlar... Çocuklarımız, çok çalışırlarsa ekonomiyi düzeltebileceklerini, çalışarak kazandıklarının bir bölümüyle muhtaçlara yardım edebileceklerini düşünemiyorlar.”

Her 7 saniyede 10 yaşın altında bir çocuğun açlıktan öldüğü bir dünyada veya günde yaklaşık 100 bin insanın açlık nedeniyle yaşamını kaybettiği bir gezegende çocuklar veya yetişkinler hangi hayali kurabilirler? Dünyanın açlık sınırı olarak belirlediği rakam kişi başına yıllık yaklaşık 300 dolardır. Türkiye’de nüfusun yüzde 17.8’lik bir bölümü ayda 266 dolarlık bir gelirle açlık sınırının altında yaşamaktadır. Yine Türkiye nüfusunun yüzde 4.5’lik bir bölümü ayda 5 bin 200 dolarlık bir gelire sahipken, yüzde 36’lık bir kesimi ayda 412 dolar ile yaşamaktadır.

Söz konusu ankete katılan Elazığlı çocuklar bu veriler ışığında hangi hayalleri kurabilirlerdi? Onların bu toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliklere bir itirazı ve adalet talebi olarak görülecek “hayalleri”ni “hırsız olma düşü” olarak yorumlayabilmek için, bir insanın dünya ve ülke gerçeklerinden ne kadar uzaklaşmış ve insanlığın etik mirasından ne kadar habersiz olması gerekir?

Birleşmiş Milletler’in 1999 yılında yayınlanan raporlarına göre, dünyanın en zengin 475 dolar milyarderinin serveti, insanlığın yarısının bir yıllık kazancına eşit. Zengin ile yoksul arasındaki uçurum azalacağına büyüyor.

Dünyada yaklaşık bir milyar insan ya işsiz ya da kapasitesinin altında istihdam ediliyor.

Dünyanın bu gerçekleri ışığında siyaset sahnesinde şimdilik ikili bir yapılanma görünmekte: Bir tarafta son yüzyılın bütün kazanımlarını ve sosyal devlet anlayışını ortadan kaldırmayı çözüm diye sunanlar, diğer tarafta global ve ulusal ölçekte “servet vergisi” gibi önerilerle zenginden alıp yoksula vermeyi savunanlar.

Dünyada ve ülkelerde egemen konumdaki zengin çevreler ve bunların elindeki medya organlarında çalıştırılan sözcüleri ise, dünyanın her yerinde duyulan eşitlik ve adalet istemlerini “hırsızlık düşü” olarak tanımlamakla meşgul.

Cumhuriyet Hafta, 20 Haziran 2003

Tüm yazı ve çeviriler kullanılabilir. Dergimizin kaynak olarak gösterilmesi rica olunur.
Alle Beiträge und Übersetzungen können übernommen werden. Hinweis auf unsere Seite wird gebeten.