AB Sivil Karakterinden Vaz mı Geçiyor?

Almanya’nın aktüel dış ve askerî politikası üzerine tezler

Lühr Henken

Federal Ordu

1. 21 Mayıs’ta Savunma Bakanı Struck tarafından yürürlüğe sokulan Savunma Siyaseti Yönergeleri, Federal Ordunun operasyonlarının “...yoğunlukları açısından bakıldığında coğrafî olarak sınırlandırılamayacağı” tespitini yapmaktadır. Yani kırmızı-yeşil hükümet klasik yurt savunmasından vazgeçerek, ordunun dünya çapında ofansif kullanımına yönelmiştir. Bu, uzun bir süreden beri hazırlanan ve en sonunda kamuoyu önünde gerçekleştirilen bir paradigma değişikliğidir. Militarize edilen Alman dış politikası – ki, NATO ve/veya AB ile mutlak bağlakntıda – geri döndürülemez bir şekilde dünya çapındaki boyuta ulaştırılmaktadır.

2. Kırmızı-yeşil hükümet tarafından 2000 yılında alınan Federal Ordu’nun 150 bin kişiye çıkarılması kararı planlandığı gibi 2006 yılında tamamlanmış olacaktır. Önümüzdeki haftalarda gerçekleşecek olan Kongo seferi de dahil, şu anda toplam 8.400 ordu mensubu on ülkede görev yaparken, bu sayı kısa bir süre sonra 50 bine çıkabilir. 150 in değil, çünkü her 50 bin kişilik grup ya operasyon öncesine hazırlıkta bekletilecek, ya da operasyon sonrasında dinlenmeye alınacak. Federal Ordu’nun Batı Afganistan’da yeniden yapılanmaya yardım edenleri koruması için operasyonun genişletilmesi aktüel tartışmalar içerisinde. Ancak görüldüğü kadarıyla araştırmayı yapan ekip Afganistan’dan olumsuz bir tespit ile geri dönmüş durumda. Kararın yaz tatili sonrasında verilmesi bekleniyor. Afganistan’daki komutayı sonbaharda NATO Alman-Hollandalı askerlerden devralacak. Ancak NATO komutası bir Alman generalde kalacak. Bunun ötesinde ordunun yurt dışına gönderilmesi artık kamu önünde tartışılmakta. A) Kongo’da: Bakan Struck, eğer BM Kofi Annan’ın asker sayısını 11 bine çıkartma önerisini kabul ederse, Kongo’daki federal ordu personel sayısının artırılmasını düşündüğünü açıkladı. B) Schöder’in Federal Ordu’yu İsrail/Filistin’de bir BM operasyonuna katma önerisi de daha çekmecede kaybolmuş değil. C) İçişleri Bakanı Schily’nin ABD’ye, Alman Teknik Yardım Kuruluşunun Irak’a yardım için gönderilmesi önerisi ile bağlantılı olarak, NATO Genelsekreteri Robertson’un, NATO’nun Irak’a gönderilmesi önerisi önem kazanıyor.

3. Federa Ordu’nun küresel çapta başarılı bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli olan silah ve teçhizat alımı ile ilgili sözleşmeler yapıldı bile. Başlangıç önümüzdeki yıldan itibaren olacak ve – zırhlı araçlarıyla birlikta öncü komandoları hızlı bir şekilde küresel çapta stratejik yerlere taşıyacak olan pahalı Military – Airbus’lar ancak 2010 sonrasında hazır olsalar da - 2010 yılı sonunda zirveye ulaşacak. O zamana kdar kiralanan uçakların yardımına başvurulacak. Federal Ordu, akla glebilecek her itilaf senaryosuna karşı en yeni teçhizata kavuşuyor. Aşağıdaki eksik liste savaşçıl karakterin altını çiziyor: Tornadolara ve Eurofighter uçaklarına roketler ve laser tarafından yönlendirilen bombalar asılacak. Deniz kuvvetlerine 2010 yılı sonuna kadar, roketleri ve hassas uçuş makinalarını kıta içerisine gönderebilen gemiler alınıyor. Kara kuvvetleri 80 modern savaş helikopterleri olan TIGER’ler ile Avrupa’da en başa geçecek. Ordu küresel çapta olup bitenleri görebilmeye yarayan yeni bir radar sistemine de kavuşacak. Savunma Siyaseti Yönergesine göre, operasyona giren orduyu korumak için çok pahalı bir roketsavar sisteminin alınması planlanmakta. Yani yurt savunması için değil, yurt dışında savaşan askerlerin korunması için.

4.Federal Ordu’nun silahlanmasının masrafları önümüzdeki 20 yılda yaklaşık 140 ila 150 milyar Euro’ya çıkacak – bu da sadece silahlar ve teçhizat için. 2006 yılına kadar bütçedeki bu giderler çeşitli alanlarda yapılacak olan tasarruf girişimleri ile kompanse edilecek. Bu hafta başında, yani 2004 bütçesindeki kesintiler açıklanmadan önce, bakanlar Struck ve Eichel savunma bütçesini 2007 yılından itibare yılda 800 milyon Euro artımayı kararlaştırdıklarını açıkladılar (FAZ 24.6.03). Savunma bütçesi buna göre 2007 yılında resmen 25,2 milyar Euro olacak. 2008’de 26 milyar Euro v.s.

5. Önümüzdeki ve sonraki yıllarda Alman silah ihracatı son yıla nazaran üç kat fazlasına çıkacak. Zaten Schröder/Fischer hükümetinin işbaşına gelmesinden sonra Almanya’dan satılan silahların satışının onayında önemli artış oldu. Kohl hükümetinin son üç yılı ile yapılan bir karşılaştırma, Schröder hükümetinin ilk üç yılında yüzde 50’den fazl bir artış tespit edilmektedir. Kırmızı-yeşil hükümetin silah ticaretini kontrol altında tuttuklarını açıklaması propagandadan başka bir şey değildir.

NATO ve AB

Alman dış politikası, iki kutuplu dünyanın sonunda, militaristleşmesi ve Federal Ordu’nun operasyonlarının genişlemesi ile kendisini karakterize etmektedir. Alman dış politikası ikili bir rota izlemektedir. Hem NATO, hem de AB operasyonlarına hazırlanmaktadır.

1. AB’nin opasyon ordusu bu yıl içerisinde hazır olacak. Bu ordu 14 ülkeden kara, deniz ve hava kuvvetleri için 80 bin kişi olmak üzere, 17 savaş gemisi, 5 denizaltı, 4 uçak gemisi ve 383 savaş uçağına sahip. Federal Ordu 18 bin askerle en büyük kontingenti sunuyor. Almanya özellikle hava kuvvetlerine angaje olmuş durumda: 383 savaş uçağından 108’ni federal Ordu karşılıyor. Alman etkisi, toplam 100 bin kişiye ulaşacak ordu için Federal Hükümetin 33 bin asker sunmasından görülebilir. Federal Ordu 2005 yılından itibaren AB içerisinde önemli bir pozisyona gelecek. 2005’te, toprak üzerinde 50 santimetreye kadar hava durumuna ve karanlığa bağlı olmadan her şeyi görebilen SAR satelit sistemi alınacak.

2. Federal Hükümet, ABD tarafından önerilen ve 21 bin askerden oluşacak NATO hızlı operasyon ekibi için kara ve hava kuvvetlerinden asker verecek. Hangi kontingentlerin verileceği şimdiden belli değil.

3. AB’nin militarisleşmesine Alman tarafı önem vermektedir. Yeni Savunma Siyaseti Yönergesi “NATO’nun girişimde bulunamadığı yerlerde Avrupa’nın bağımsız girişim yetisini kazanmasını” öngörüyor. Avrupa Anayasası taslağına Chirac ve Schröder, sadece Josef Fischer’in adı aday olarak geçen bir Dışişleri Bakanı makamını yerleştirdiler. Avrupa dış politikasının hedefi ortak bir savunma ve güvenlik politikası.

4. Almanya ve Fransa’nın bir AB askerî gücünün ABD’den bağımsızlığını kurumsallaştırma girişimini ne denli ciddiye aldıklarını, Nisan ayında yapılan “Praline Zirvesi” gösterdi.

Her ne kadar gelişmeler AB’nin askerî yetilerini bağımsızlaştırma amacını göstese de, gene de buna paralel olarak tam tersi bir gelişme de söz konusu.

Gündeme geri dönüş

“Savaşçıların Koalisyonunun”, Saddam Hüseyin’i yenmesinden sonra, Avrupa’nın savaşı eleştiren hükümetleri hızla siyasî gündeme dönmeye uğraş verdiler. Temel hedefleri, tekrar bölünmelerini, hele hele ortak bir anayasa tartışmasının yapıldığı bir dönemde, engellemekti. Bu nedenle AB hızlı bir biçimde ABD’nin dünya politikası açısından önemli olan itilaflarında, yani Kuzey Kore ve İran sorununda pozisyon belirledi: a) Selanik AB Zirvesi Kuzey Kore’yi “Acilen atom programını görünür, kontrol edilebilir ve geriye dönmeyecek şekilde bitirmeye” davet etti. Bu açıklama, Bush’un St.Petersburg’da Putin ile birlikte yaptığı açılamanın aynısı. AB, görüşmeleri destekleyeceğini bildirdi, ama koşul olarak Kuzey Kore’nin “geniş ve barışçıl bir çözümün kolaylaştırılması için gerekli olan ilk adımı atmasını” öne sürdü. AB böylelikle suçu Kuzey Kore’nn üzerine atmış oldu. ABD’den tehditlerini bırakması hatta Kuzey Kore için belirli güvencelerde bulunması istenmisyor. Açıklamada ABD’nin adı bile geçmiyor. AB yöneticileri bu şekilde bu itilafta açıkça ABD tarafını seçtiler. b) Aynı tavırı İran’ın atom programı çerçevesinde süren itilafta görmek olanaklı: Avrupa’lı dvelet ve hükümet başkanları İran’dan nükler programı açmasını ve uluslararası sözleşmeleri imzalaması talebinde bulunuyorlar. Burada da ABD eleştirilmiyor. Bu açıklamadan bir kaç gün önce AB dışişleri bakanı – Josef Fischer ile birlikte – İran tarafından arzu edilen ticaret ve kooperasyon antlaşmasının, ancak İran atom programının barışçıl amaçlı olduğunun güvence altına alınması sonrasında imzalanabileceği açıklamasını yapmışlardı. Burada da ABD’ye karşı bir tavır yok. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Bolton’da bu açıklamadan sonra, İran’a karşı askerî operasyonun “olası bir opsiyon” olduğunu söyledi (FAZ 21.6.03). Ben, AB’nin böylesi eleştirisiz yaklaşımını çok tehlikeli bir yol olarak görmekteyim. Bu aşamada ABD’nin yanında sözde “şer aksine karşı” olan girişimlerini desteklemek, korkulan çatışma rotasına katılmak anlamına gelir. Yugoslavya, Afganistan ve Irak deneyimleri bu rotanın savaşa çıkacağını göstermektedir. AB sivil karakterini gömüyor. AB dışişleri bakanlarının 16 Haziran’da kitlesel imha silahlarına karşı verilen mücadelede şiddet uygulamasının yadsınamayacağı açıklamalarından sonra, AB Dışişler Sorumlusu Solana bir AB Güvenlik Stratejisini kamuoyuna sundu (Solana’nın açıklaması dosyamızda yer alıyor – WM). FAZ gazetesi “Yeni tehditler çağında – terörizmin kitle imha silahları ve istikrarsız, kötü yönetilen devletlerin varlığı anılıyor – savunma hattı ülke sınırlarının ötesinde olur” tespitini yayımladı. Reaksiyonun askerî olabileceği de yazıldı. Solana’nın doktrin taslağına aynen şunlar yazıyor: “25 üyeli ve toplam 160 milyar Euro savunma harcaması olan bir birlik olarak gerektiğinde birden fazla operasyonu yürütebilme konumunda olmamız gerekir. Erken, hızlı ve gerektiğinde sert girişimi içeren stratejik bir kültür geliştirmeliyiz denmekte. Solana taslağının bu sözleri ile bağlantılı olarak NATO Genelsekreteri Britanyalı Robertson “Sonbaharda yapılan NATO Prag zirvesinin taleplerinin bu sözler karşısında çok yumuşak kaldığını” söyledi. Robertson, strateji taslağı nedeniyle “Avrupa ile ABD’nin güvenlik stratejilerinin birbirleri ile bağlantılı olabileceğine olumlu baktığını” açıkladı (FAZ 25.6.03). Yani: her ikisi de kendilerini preventif savaşahazırlamata. Schröder’in açıklamalrına göre Solana taslağı AB zirvesinde genel kabul gördü. Gözlemciler taslağın İtalya başkanlığının bitiş döneminde yapılacak olan AB zirvesinde onaylanacağından hareket etmekteler.

Ancak AB’nin bu militarist yaklaşımı ülkemizde kabul görmemektedir. NFI-Infratest’in 17 – 19 Haziran 2003 tarihlerinde SPIEGEL dergisi adına yaptığı bir ankete göre 1000 Alman arasında şu sorulara verilen yanıtlar şöyle: “Soru:AB gelecekte kitle imha silahlarının dağılımına katılan ülkelere gerektiğinde son adım olarak askerî şiddet tehditinde bulunacak. Bu strateji hakkında ne düşüyorsunuz?” Onaylıyorum: yüzde 18, onaylamıyorum: yüzde 80 (Der Spiegel 23.6.03, No.26/03 S.20).

Umut etmek, hiç bir şey yapmamak anlamına gelmemelidir. Tam tersine, çoğunluğu olası AB savaşlarına karşı mobilize etmeliyiz. Hiroşima günü ve Antisavaş günleri bu eylemler için yeterince fırsat tanımaktadırlar.

(Çeviri: Murat Çakır)

Tüm yazı ve çeviriler kullanılabilir. Dergimizin kaynak olarak gösterilmesi rica olunur.
Alle Beiträge und Übersetzungen können übernommen werden. Hinweis auf unsere Seite wird gebeten.